Batıdan

Ehem, ehem, son beş haftadır Seattle’dayım. Yeni evimizdeyiz. Eşyalarımız uzun süre elimize geçmedi. Şişme yatakta yatıp, uyku tulumlarımızı yorgan olarak kullandık (ev, akşamları serin oluyor).

Yerde ya da Fred Meyer’den aldığımız şezlonglarda oturduk. Plastik çatal bıçaklarla yemek yedik. Ben, aynı kıyafetleri yıkayıp yıkayıp giydim.

Eşyalarımızın, planlanandan bir ay sonra buraya varacağını öğrendiğimde moralim çok bozulmuştu. Yanıma doğru düzgün kıyafet almamıştım, nasılsa eşyalar, biz buraya vardıktan iki gün sonra gelecek diye. Sonradan o kadar da dert etmedim bu işi.

İnsan, azla da yapabiliyor. Sahip olduğumuz birçok şeye, aslında çok da ihtiyaç duymadığımızı gördük.

Geçen hafta eşyalarımıza kavuştuk. Henüz evi yerleştirebilmiş değiliz. Bir-iki mobilya aldık, onların gelmesini bekliyoruz. Her şey yavaş yavaş yoluna giriyor.

Burada olmak çok güzel. Pencereden dışarı baktığımda masmavi ya da gıpgri (TDK sözlüğünde böyle bir sözcük yok bu arada) ya da bembeyaz gökyüzünü görüyorum.

Hava açıksa, ufukta Olimpik Sıradağları beliriyor, tepeleri karlı.  Güneş, son ışınlarını evimin içine dolduruyor. İçim huzurla doluyor.

Bu yazımda size yine Molly Wizenberg’ün kitabından bir tarif vereceğim.

Bu yaz sıcaklarında beğenerek yiyeceğinizi düşünüyorum bu turşuyu. Sandviçlerin yanında çok güzel gidiyor. Kendi başına ordövr olarak da servis edilebilir. İşin güzel tarafı, bu turşunun bir günde olması; ama ben turşuyu kurduktan dört gün sonra yiyorum; tadı  o zaman daha güzel oluyor.

Kara Üzüm Turşusu

A Homemade Life’tan.

İçindekiler:

– Yarım kilo kara ya da kırmızı üzüm (çekirdeksiz olursa daha iyi olur)

– Bir su bardağı beyaz şarap sirkesi ya da beyaz sirke

– Bir su bardağı toz şeker

– 1 ½ çay kaşığı hardal tohumu (sarı ya da kahverengi)

– Bir çay kaşığı öğütülmemiş karabiber

– Bir tarçın kabuğu (öğültülmemiş)

– ¼ çay kaşığı tuz

Yapılışı:

Önce, üzümleri iyice yıkayıp kurutun. Sonra çöplerini dikkatlice çıkarın. Küçük ve keskin bir bıçakla, çöplerini çıkardığınız yeri (göbek deliğini) çok ince bir dilim halinde kesin ki üzümün eti açığa çıksın.

Üzümleri büyükçe bir kaseye koyun.

 

Küçük bir tencerede, üzüm hariç bütün malzemeleri karıştırın ve kaynayana kadar ısıtın.

Karışım kaynadıktan sonra, karışımı kasedeki üzümlerin üzerine dökün ve karıştırın. Kasedekiler oda sıcaklığına gelene kadar bekleyin.

Bu arada, temiz bir cam kavanozu hazırda bulundurun. Üzümler soğuyunca, bir kepçeyle hem üzümleri hem de turşu suyunu kavanoza dökün. Buz dolabında bir gece bekletin.

Soğuk servis edin. Ben beyaz sirke ile yaptığım turşuyu beyaz şarap sirkesiyle yaptığımdan daha çok beğendim; haberiniz olsun.

Advertisements

Memleket Havaları

Yirmi beş aralıktan beri Türkiye’deyim. Almanya’dan aktarmalı geldim. Almanya’da uçağa binmek için beklemeye başladığımız andan, kendimizi Şişli’deki eve atana kadar, kendimi sinir nöbetlerine girer halde buldum. Şimdi burada, annemlerin sıcacık evinde, rahat bir koltuğa kurulup da ülkem insanının medeni davranışı hakkında ahkam kesmek istemiyorum. Yazacaklarım tamamen gözleme dayalı.

Münih’teyiz. Bizimle birlikte İstanbul uçuşu için bekleyenlerin yüzde doksanı Türk. Beni alıyor bir tedirginlik. Uçağa biniyoruz. Eşimle ayrı yerlerde oturuyoruz. Benim koltuğum cam kenarı; yanındaki iki koltukta da oturanlar var. Sekiz saatlik başka bir uçuştan sonra oradayım. Uykusuz ve yorgunum. Üstelik hastayım. Koltuğumun olduğu sıraya ulaşınca Türkçe “İzin verir misiniz?” diyorum. Yerime geçiyorum. Daha popomu koltuğa koymadan, yanımda oturan kadın, gayet pasif agresif şekilde bana “Rica ederiz” diyor. Şikayet ediyor yani teşekkür etmediğim için. Daha yerime bile doğru düzgün oturmamışım, teşekkür etmeye fırsatım bile olmamış. Umursamıyorum ve bu davranışın üzerine teşekkür etmiyorum (yanlış evet; ama hatırlatayım, yorgunum ve hastayım). Uçuş, sabah erken. Havalanıyoruz; güneş camdan içeri giriyor. Ben camımın panjurunu kapatıyorum, gözlerimi de. Uçuş iki saat. Yanımdakiler sürekli bir şeylere söyleniyorlar. Arkamda oturan çocuk sürekli koltuğumu sallıyor. Bir şey demiyorum. Sıkıyorum dişimi. Bazıları, laftan anlayacak kadar bile görgülü değil, göze almıyorum huzurumdan kalan bir iki kırıntının da gereksiz yere uçup gitmesini. Uykuya dalmak mümkün değil zaten. Yine de gözlerimi kapalı tutuyorum. Uçak yere indiğinde açıyorum gözlerimi ve pencerenin panjurunu açılmış buluyorum. Yandakiler konuşurken anlıyorum ki arkamda oturup bana uykuyu haram eden veledin anası, elini koltuğun arasından uzatıp açmış camı. Oysa ki kendi koltuğunun yanında da pencere var. Derin bir nefes alıyorum. Neyse ki vardık İstanbul’a. Bu insanlara daha fazla tahammül etmem gerekmiyor. Bu arada, uçağın tekerleri yere değer değmez bir çok insanın emniyet kemerlerini açtığını söylememe gerek yok sanırım. O, zaten Türk dolu uçuşların vazgeçilmezi. Sıra uçaktan inmeye geldiğinde ayrı bir tedirginlik sarıyor beni. Uçak adabıdır, sizden önceki sıralardaki insanların koltuklarından kalkıp eşyalarını alıp çıkmasını beklersiniz, medeniyseniz. Sıra bana geldiğinde (ki alacağım bir eşyam yoktu. Ayaktaydım ve sıramdan çıkmaya hazırdım) arkadakiler  beni beklemeden yürümeye başladılar. Ben de önlerini kesmek zorunda kaldım ve kendimi uçaktan dışarı attım. Neyse ki pasaport kuyruğunda sinirlerimi bozan bir şey olmadı.

Hava alanından taksiye binmeye karar verdik. Binince, şoföre “Merhaba, biz Şişli’de şu adrese gidiyoruz.” dedim. Adamın ağzından bir kelime bile çıkmadı. Eve gelince de parasını ödeyip teşekkür ettim, iyi işler diledim. Adamdan yine gık çıkmadı. Bu kadar mı zor bir merhaba demek, teşekkür etmek, iyi günler demek? Zor demek ki, medeni olmayana zor!  Bu ülkede evden her dışarı çıkışımda sinir harbi yaşar oldum. İnsanların, kişisel alana saygısı yok. ATM’den para çekiyorsunuz, arkanızdaki neredeyse size dokunacak kadar yakınınızda bekliyor örneğin. Oflayıp pufluyorlar sürekli. Koçtaş’ta kasiyer soruyor “Koçtaş kartınız var mı?”. Kadın cevap veriyor “Çtt”. Hayır demek yok, evet demek yok! “Çtt” var, “Hı hı” var, “I-ıh” var! Medeni olmayı çocuklarımıza öğretmiyor muyuz okullarda, evde? Kaynağı ne bu kabalığın, terbiyesizliğin, umursamazlığın? Bu insanları, omuzlarından tutup silkelemek istiyorum. Silkelenirlerse sanki kendilerine gelecekler, sanki yerine oturmayan taşlar birer birer yerlerine düşecekler, yontulacaklar, düzelecekler. Birçok insandan duyarız, “Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok. Sadece Türkler böyle yapar, eder” derler. Yok öyle bir şey. Medeniyetsizlik Türklere özgü değil elbet. Her yerde örneklerini görüyoruz. Benim, medeniyetsizlikle karşılaşma ihtimalim Amerika’dakine göre daha yüksek Türkiye’de. Ne kadar acı! Oysa ki, ülkeme döndüğümde içimi tedirginliğin değil, sevincin ve umudun kaplamasını isterdim.

Türkiye’ye gelmenin beni sevindiren yanları yok değil. Ailemi ve arkadaşlarımı görmenin dışında, herkesle Türkçe konuşmanın sevinci var örneğin, kitapçılara gidip Türkçe kitaplar almak var, Türk yemekleri var, Boğaz var, sokaklarında bin bir anımın olduğu İstanbul var, orada geçirdiğim zamanları hala çok özlediğim Boğaziçi var, tanımadığım; ama oralarda bir yerde (Anadolu’da, Trakya’da) olan güzel insanlar da var.

Şimdi ben bu konuyu pilava nasıl bağlarım? Türkiye, Türkler, Almanya’ya göç, göç, Amerika’nın göçmen sorunu, Meksikalı göçmenler, Meksika yemekleri, Meksika pilavı! İyi bağladım mı?

Ben küçüklüğümden beri domatesli pilavı çok severim. Şimdi sizinle paylaşacağım tarifi denediğimde, bu pilavı çok uzun yıllar yapacağımı biliyordum. Bu pilavın domatesi bol. Üstüne üstlük, içinde bir de sarımsak var. Sadece bu ikisinin bile yaratacağı lezzeti siz düşünün.

Meksika Pilavı

The America’s Test Kitchen: Family Cookbook kitabından

 İçindekiler:

– İki büyük domates (dörde bölünmüş)

– Bir büyük soğan (soyulup dörde bölünmüş)

– ½ su bardağı sıvı yağ (ben zeytin yağı kullanıyorum)

– İki su bardağı pirinç

– Beş diş ince kıyılmış sarımsak

– Üç küçük ince kıyılmış acı yeşil biber (jalapeno chiles)

– İki su bardağı tavuk suyu

– Bir yemek kaşığı domates salçası

– ½ su bardağı ince kıyılmış maydanoz

– 1 1/2 çay kaşığı tuz

Yapılışı

Fırınınızı 180° C’ye (350° F) ısıtın.

Domatesleri ve soğanı bir mutfak robotunda püre haline getirin. Mutfak robotunuz yoksa, her ikisini de rendeleyin. Bu pürenin iki su bardağı kadar olması gerekiyor. Fazlası varsa ayırın.

Fırına girebilecek bir tencereniz varsa, onun içinde (Dutch oven gibi), yoksa  herhangi bir tencerede yağı ısıtın. Yağ ısındıktan sonra içine pirinci ekleyip on dakika pişirin. Pirinçler biraz sararacak. Pirinçlerin yanmamasına dikkat edin.

Sarımsakları ve biberlerin üçte ikisini ekleyin ve yaklaşık on beş saniye pişirin.

Ardından, domates-soğan püresini, tavuk suyunu, domates salçasını ve tuzu ekleyip kaynayıncaya kadar pişirin.

Kaynadıktan sonra, eğer fırına girebilen bir tencereniz varsa, tencerenin kapağını kapatıp fırına verin. Fırına dayanıklı bir tencereniz yoksa, tenceredekileri kenarları yüksek, çok büyük olmayan bir tepsiye koyup üstünü folyoyla kapatın ve fırına verin. On beş dakika sonra pilavı iyice karıştırıp tekrar kapağını kapatın ve fırında on beş-yirmi dakika kadar daha (pilav suyunu çekene kadar) pişirin. Fırından çıkardığınız pilavı çatalla karıştırın. Biberlerin geri kalanıyla maydonozları da ekleyip karıştırın.

Ödevim Nezihe Meriç

Nezihe Meriç’in anılarını okuyorum; “Çavlanın İçinde Sessizce”. Meriç’in “Korsan Çıkmazı” romanını ve “Menekşeli Bilinç” öykü kitabını okudum. Başka kitabını okumuş olsam hatırlardım sanırım. Bu iki kitabı da çok sevdiğimi hatırlıyorum; ama romanın ayrıntılarını ve öyküleri çok iyi hatırlayamıyorum. “Korsan Çıkmazı”nı en iyi iki dostumdan birine, Serap’a, armağan etmiştim okuduktan sonra. “Menekşeli Bilinç” de kız kardeşimin (abla sözcüğünü de hiç sevmem; ama kullanırım yine de. Bari burada kullanmayayım) kitabıydı. Neden başka kitaplarını okumadım Meriç’in bilmiyorum. Kendime ödev veriyorum. Türkiye’ye geldiğimde bir başka kitabını daha alacağım ve 2012 bitmeden okuyacağım. Neden 2011 bitmeden okumuyorum? Amerika’da Türkçe kitap satan kitapçıya rastlamadım. İnternetten sipariş ettiğim bir-iki kitap elime kapağı kırışmış olarak geçti. Hiç haz etmem kitaplarımın kırıştırılmasından. Türkiye’ye, bu ayın yirmi beşinde varıyorum. Elimde başka bir kitap olacak. Ben her yıl, o yılın Man Booker Ödülü’nü kazanan kitabını okuyorum. Geçen yılın ödül sahibini -“The Finkler Question”, Howard Jacobson– okuyamadım henüz. Onu bitirip ardından bu yılın ödüllüsünü -“The Sense of an Ending”, Julian Barnes– okumak istiyorum. Arayı uzatmadan Haruki Murakami’nin yeni kitabı 1Q84’ü de okumak istiyorum. O kadar çok kitap var ki listede, hangisini ne zaman okusun bilemiyor insan. Ama Nezihe  Meriç’i listede ön sıralara koyacağım. Onun kurgularında hep tanıdık bir şeyler oluyor benim için. Çocukluğumu hatırlatıyor bazen anlattıkları. Örneğin anılarında bir yerde, jüri üyeliği yapmayı sevmediğini söylüyor; ama yanılmıyorsam, ısrarlara dayanamayıp birkaç yazarı değerlendiriyor bir yarışma için. Okuduklarını beğenmiyor çoğunlukla. Sadece iki kişiyi kayda değer buluyor ve onlara tam not veriyor. Bu iki kişiden biri Mehmet Güler. Güler, kardeşimin orta okuldayken Türkçe öğretmeniydi. Kardeşimin öykülerinden birini Doğan Kardeş’e yollamışlardı ve basılmıştı öykü. Güler’in adını görünce Meriç’in kitabında, yüzüme bir gülümseme yayıldı. İşte, böyle ufak tefek raslantılara gebe Meriç’i okumak benim için.

Ben neden sabah akşam kitap okumuyorum, sabah akşam kitaplardan bahsetmiyorum? Sabah akşam yemek yapmak da güzel. Geçen hafta sonunu mutfakta geçirdim. Eşim, bütün hafta sonu ders çalıştı. Ben de tezimi yazmaya başlasam iyi olurdu tabi; ama yemek yapmak bana daha cazip geldi. Kek, kurabiye, challah (paskalya çöğreğine çok benzeyen bir ekmek) ve hint usulü köri yaptım. Baharatı ve sebzesi bol bu körinin. Yaparken evi çok güzel kokular sarıyor. Tavsiye ediyorum; hemen aktarın yolunu tutun. Malzemeleriniz hazırsa, bu yemeği yapmak yarım saat sürüyor.

Hint Usulü Köri

Cook’s Illustrated’ın iPhone uygulamasından

İçindekiler:

– İki yemek kaşığı köri tozu

– İki çay kaşığı öğütülmüş kişniş otu (coriander)

– Yarım çay kaşığı öğütülmüş kara biber

– ¼ çay kaşığı öğütülmüş kakule (cardamom)

– ¼ çay kaşığı tarçın

Bu malzemeleri karıştırınca “garam masala” denen ve hint yemeklerinde çokça kullanılan bir baharat karışımı elde etmiş oluyorsunuz. Eğer garam masala bulabilirseniz, bu yemek için ihtiyacınız olan miktar 1 ½ çay kaşığı.

– Yarım su bardağı sıvı yağ

– İki orta boy ince kıyılmış soğan (iki su bardağını dolduracak kadar)

– İki küp halinde doğranmış küçük patates (iki su bardağını dolduracak kadar)

– İnce kıyılmış, dört büyük baş sarımsak

– Bir yemek kaşığı ince rendelenmiş taze zencefil

– Bir orta boy, ince kıyılmış acı yeşil biber (Serrano chiles)

– Bir yemek kaşığı domates salçası

– Orta boy bir karnabaharın yarısı (küçük parçalara bölünmüş)

– Rendelenmiş domates (yakalşık bir buçuk-iki su bardağı/400gr). Konserve domates püresi de olur.

– 1 ¼ su bardağı su

– Bir konserve kutusu (iki su bardağı/yaklaşık 425 gr.) pişmiş nohut (bunu evde kendiniz de pişirebilirsiniz).

– 1 1/2 su bardağı bezelye (konserve ya da donmuş bezelye). Donmuş bezelye alıyorsanız, piştikten sonar dondurulmuş olmasına dikkat edin.

– ¼ su bardağı yemeklik krema

– Bir çay kaşığı tuz

Yapılışı:

Bir tavada, bütün baharatları, bir dakika kadar, orta ateşte kavurun. Baharatların kokusu kısa bir sürede bütün evi saracak. Kavurduğunuz baharatları ateşten alıp bir kenara koyun.

Sıvı yağın üç yemek kaşığı kadarını bir tencerede (ben Dutch oven denililen demir tencerelerden kullandım. Size dibi tutmayan bir tencere kullanmanızı tavsiye ederim) yüksek ateşte kızdırın. Patatesleri ve soğanları kızgın yağda sote edin. Arada bir karıştırın. Yaklaşık on dakika kadar sonra soğanlar karamelize olmuş, patateslerin kenarları kahverengileşmis olacak. Eğer soğanlar çok çabuk renk değiştirmeye başlarsa ateşi kısın.

Isıyı ortaya ayarlayıp tencerinin ortasını açın ve yağın geri kalanını, sarımsağı, zencefili, acı yeşil biberi, ve salçayı buraya koyup otuz saniye kadar sürekli karıştırın.

Kavurduğunuz baharatları da ekleyip bir dakika boyunca sürekli karıştırın.

Karnabaharı da ekleyip iki dakika daha karıştırmaya devam edin.

Domatesleri, suyu, nohutları ve bir çay kaşığı tuzu ekleyin. Ateşi yükseğe getirip arada bir karıştırarak kaynatın. Yemek kaynadıktan sonra, ağır ateşte sebzeler yumuşayana kadar, yaklaşık on-on beş dakika, kaynatmaya devam edin.

Bezelyeyi ve kremayı da ekleyip bu malzemeler de iyice ısınana kadar, iki dakika, pişirin.

Gerekiyorsa biraz daha tuz ekleyin ve pilavla servis edin.

 

Pasifik’ten Yazıyorum

Batı kıyısının beni mutlu ettiğinden bahsetmiştim. Şimdi Pasifik’in kıyısında bir kafede yeni bilgisayarımda yazıyorum. Hava çok güzel. San Diego’dayım. Denize nazır otel odamda akşamları güneşin batışını izliyorum keyifle. Keşke Boston’ın soğuna, karmaşasına dönmek zorunda olmasam diye düşünüyorum her dakika. Burada kalsam olmaz mı? İşi boşlasam, doktorayı bıraksam? Olmaz sanırım yüzüp de kuyruğuna gelince. Şurada kaldı altı ay Stephen’ın okulunun bitmesine. Ben de onun mezuniyetinden bir, bilemediniz iki ay sonra doktora tezimi savunacağım. Sonra ver elini yeni hayat.

Odamın Pasifik manzarası

Bu sabah sahil kenarında yürürken aklımın bir köşesi hep gelecek kaygılarımla meşguldü. Doktoramı alınca ne yapmak istiyorum diye sorup duruyorum kendime. Bilimle uğraşmak, araştırma yapmak beni mutlu ediyor; ama akademide olmaktan çok bunaldım.  Çok çalışıyorum. Hayatımdan stres eksik olmuyor. Üstelik doktora öğrencisi maaşıyla yaşamaktan da sıkıldım. Çözümü özel sektörde çalışmakta mı arasam?

Monarch Plajı

Gün batımı

Her neyse, benim kariyer kaygılarımı bir tarafa bırakırsak, bu yazının asıl konusuna gelebiliriz: Ton balığı mafinleri (Tuna Muffins). Geçtiğimiz yaz, biraz anı, biraz yemek kitabı kıvamındaki “A Homemade Life“ı okuyordum okula gidip gelirken. Molly Wizenberg, hayatından kesitler anlatıyor bu kitapta ve en sevdiği yemek tariflerini paylaşıyor. Her sabah, köpeğim Lupin’i köpek kreşine bıraktıktan sonra otobüse atladığımda, o gün tarifini okuduğum yemeği yapmaya niyetleniyordum; ama akşamın yorgunluğuyla genelde vazgeçiyordum yemek yapmaktan. Ton balığı mafinlerini görünce bir sabah, hemen malzemelerine ve yapılışına bir göz attım. Oldukça kolay gözüktü gözüme. Eve gelince hemen sıvadım kollarımı. İşim bitip de mafinleri fırına verince sonucun ne olacağından açıkçası pek emin değildim. Mafinler fırına girdikten yaklaşık beş dakika sonra ortalığı çok güzel bir koku sardı. On beş dakika sonra da mafinler pişmişti. Mafinleri kalıplarından çıkardım ve hemen tadına baktım. O gün bugündür de her fırsatta yapıyorum bu mafinleri. Şu ana kadar kimseden iltifat almadığım olmadı bu tarifle.

Ton Mafinleri

İçindekiler:

– Bir orta boy konserve ton balığı; yaklaşık 170gr. (suda olanından olsun, yağdakinden değil)

– 1/4 su bardağı ince kıyılmış kuru soğan (Amerika’dakiler için: Su bardağı = cup)

– Bir su bardağı ince rendelenmiş gravyer peyniri (Kars gravyeri olur. Ben denemedim; ama eski kaşar da olur bence)

– Üç yemek kaşığı domates salçası (Amerika’dakiler için: Yemek kaşığı =  table spoon)

– Üç yumurta

– 1/4 çay kaşığı tuz (Amerikadakiler için: Çay kaşığı = tea spoon)

– İki yemek kaşığı ince kıyılmış maydanoz (Italian parsley)

– 1/3 su bardağı tam yağlı süzme yoğurt. Eğer Türkiye’de bulabilirseniz veya Amerika’daysanız yoğurt yerine creme fraiche kullanın. Süzme yoğurdunuz yoksa tam yağlı yoğurdu bir tülbente koyup mutfak lavabosunun üzerinde bir yere asın. Yarım saat kadar sonra suyu süzülmüş olacak. Önemli olan yoğurdun ekşi olmaması.

Yapılışı:

Fırınınızı 160 C°’ye (325 F°) ayarlayın. Mafin kalıbınızda sekiz bölmeyi iyice yağlayıp kalıbı kenera koyun. Orta boy bir kasede, suyu iyice süzülmüş ton balığını çatalla iyice ezin. En büyük parça 10 kuruştan küçük olsun.

Ezilmiş ton balığı

İçine, malzemelerin geri kalanını koyup iyice karıştırın. Karışımın rengi turuncu olacak.

Bu karışımı mafin kalıbının sekiz bölmesine eşit olarak bölün.

İyice ısınmış fırında 20-25 dakika ya da mafinlerin üstü kızarıncaya kadar pişirin. Fırından çıkardığınız mafinleri kalıbın içinde, tel ızgara üzerinde (fırının ızgarasını kullanabilirsiniz) beş dakika kadar bekletin.

Daha sonra, mafinlerin kenarlarının kalıptan ayrılmasını sağlamak için kalıpların kenarlarında bıçak gezdirin. Dikkatlice mafinleri kalıplarından çıkarın. Tel ızgaranın üzerinde on dakika bekletin. Mafinleri sıcak sıcak da yiyebilirsiniz, dolapta bekletip soğuk da yiyebilirsiniz. Ben daha çok soğuk olanını seviyorum.

Başlarken…

Bütün yaz boyunca aklımda bir yemek bloğu başlatma fikri vardı. Öncelikle nasıl bir blog olacağına karar vermem gerekiyordu. Ne yazacaktım? Yemek yapmak konusunda uzman olduğumu iddia etmek gibi bir niyetim yok; ama yemek yapmayı, yeni tarifler denemeyi çok seviyorum. Beni üniversite yıllarımdan tanıyanlar, yemek yapma sevgimi bilmezler; çünkü o zamanlar ne yemek yapmaya ilgim vardı ne de yemek yapmaktan anlardım. Lisedeyken arkadaşlarımın büyük bir kısmı ev işlerine, yemek yapımına yardım ederlerdi. Bense ev işlerine yardım etmek zorunda olmadığım ve yemek yapmayı bilmediğim için içten içe gurur duyardım. Neden mi? Çünkü bizim evimizde çocukların tek sorumluluğu ders çalışmaktı; onlar, temizlik, yemek yapmak, alışveriş gibi zaman alıcı işlerle uğraşmamalıydılar. Ayrıca ev işleriyle uğraşmamak, yemek yapmayı bilmemek demek, Türkiye’de birçok kız çocuğunun otomatik olarak sokulduğu ev kadınlığı rolüyle benim hiçbir ilgimin olmadığının bir başka kanıtıydı gözümde. Küçücük bir beldede yaşayıp da annesi çalışan tek çocuk olmak da vardı zaten gururlanılanlar defterinde.

Space Needle ve Puget Sound

Üniversite yıllarında, ilk önce, yurt odalarında kebapçılardan ısmarladığım yemekler, param azsa lahmacunlar, en olmadı ekmek arası kaşar peyniriler yediğim bir dönemden geçtim. Sonra, eve çıkınca, yapılma mantığı değişmeyen sulu yemekleri yapıp arada sırada karnımı doyurmayı bildim. Yaptığım yemeklerin pek bir özlelliği yoktu. En fazla sağlıklılık konusunda iyi not alırdı pişirdiklerim. Kız kardeşimle (benden büyük olur kendisi. Buradan açıklama ihtiyacı duyuyorum; onu görenler onun benden küçük olduğunu düşünüyorlar) paylaştığımız Şişli’deki evimizde bir tane bile yemek kitabı bulunmazdı. Aklımıza ne gelirse önce soğanları sote eder, içine pişireceğimiz sebzeyi koyar, üzerine su ve biraz domates salçası ekleyip sebzeler yumuşayıncaya kadar pişirirdik. Böyle yemek yapmakta hiç bir sorun görmüyorum ben; ama her yemeği bu şekilde hazırlamak pek de tercih edeceğim bir şey değil. O zamanlar hiç de umurumda değildi nasıl yemek yaptığım. Canım, yapması zor bir şeyler istediğinde telefonu elime alıp anneme sipariş verir ve o hafta sonu Yalova’ya annemleri ziyarete giderdim.

Okul bitti, işe girdim. Bir yıl çalıştıktan sonra akademik kariyer yapmak için ilk adım olarak gördüğüm mastır programına başladım Hollanda’daki Leiden Üniversitesi’nde. Burada Oegstgeest’deki bir prefabrik yurtta, site demek daha doğru olur, başka ülkelerden ev arkadaşlarım oldu. Almanya, Çin ve Yunanistan’dan geliyordu ev arkadaşlarım. Yemek repertuarımı geliştiren Yunan arkadaşım (benim için ev arkadaşlarının en ideali) Katerina oldu. Yemek yapmayı ondan öğrendim desem çok da abartmış olmam. Katerina sayesinde yemek ufkum biraz daha açıldı ve kendi tariflerimi yaratmaya başladım. Kendi tariflerim de genelde vasat bazen de vasatın biraz üstünde sonuçlar verdi. Yemek yapmak konusunda arpa boyu da olsa bir yol kat etmiş olmam, beni bu konuda heyecanlandırmaya yetmedi. Yemek yapmak, karnımı doyurmak için bir mazeretti.

Ranier Yanardağı

On yedi ağustos, iki bin altı yılında Amerika’ya taşındım. Seattle’dan feribotla yarım saat uzaklıktaki Bainbridge Adası’nda yaşamaya başladım. Şirin bir mutfağım vardı. Yine karnımı doyurmak için yemek yapıyordum ve ne pişirdiğime dikkat etmiyordum önceleri. Aynı yılın Noel tatilinde o zamanlar erkek arkadaşım, şimdilerde eşim olan Stephen’ın ailesiyle tatili geçirmek için Arizona’ya gittik. Stephen’ın babaannesi Dell, bize iki tane yemek kitabı armağan etti. Bunlardan biri “The America’s Test Kitchen: Family Cookbook“, diğeriyse “Betty Crocker’s Cooking Basics: Learning to Cook with Confidence“. Sanırım mutfak hayatımın değişmeye başlamasının miladı oldu bu hediyeler. Zamanla ne pişirdiğime, nasıl pişirdiğime, nasıl malzemeler kullandığıma dikkat eder oldum. Geçtiğimiz yaz da kendi mutfağımda olup biteni paylaşmaya karar verdim.

Terastan Seattle manzarası

Daha önce de dediğim gibi, yemek yapmak konusunda uzman değilim. Kimseye yemek yapmayı öğretmek gibi bir iddiam da yok. Bu yüzden de biraz tereddüt ettim önceleri bu bloğa başlayıp başlamama konusunda. Biraz da utangaçlık var tabi. Ama benim için önemli olan, yapıp yemekten zevk aldığım tatları paylaşmak; biraz da hayatımda neler olup bitiyor bunlardan bahsetmek. Bloğun bu kısmı daha çok arkadaşlarım için. Ne yapıp ne ettiğimi herkese tek tek anlatamıyorum. Buradan herkese seslenmiş olurum diye düşündüm.

Napa Vadisi'nde

Batıdan’ın nasıl bir blog olacağına karar vermiş oldum yazın ortalarına doğru. Bu sefer de kendi mutfağımda, kendi kap kacağımla daha iyi yemek yapıyorum ben diye düşünüp, ilk yazımı sonbaharda yazmaya karar verdim. Burada hemen açıklamam gerekiyor, ben Seattle’da Washington Universitesi’nde doktora öğencisiyim; ama eşimin okulu Boston’da olduğu için son iki yıldır Boston’da yaşıyoruz. Yazı Seattle’da geçici olarak kiraladığım dairemde geçirdim. Bir de ev arkadaşım vardı. O yüzden Boston’a dönmeyi bekledim yazmaya başlamak için. Eylül başında döndük Boston’a. Evimi temizleyip, mutfağımı düzene koydum. Tam başlayacağım yazmaya, hayatımızı karmaşaya dönüştüren, düzenimizi alt üst eden gelişmeler yaşadık. Sonuç? İlk yazımı kasım ayında yazmış oldum.

Mutfağım

İlk yazımla birlikte bir de tarif vermek istemiştim; ama bu yazı gereğinden uzun sürdü. Şimdilik bir de neden “Batıdan”, onu anlatıp  bu yazıyı noktalayayım. Amerika’dan yazıyorum, bir de şu an Boston’da olsam da, eşimin okulu bitince buranın da batısına taşınacağız (büyük ihtimalle San Francisco’ya).  Batı kıyısı benim için tazeliği, modernliği, açık fikirliliği, pek fazla dokunulmamış doğayı, yaratıcılığı,  saflığı simgeliyor, bana kendimi iyi hissettiriyor. İşte bu yüzden Batıdan.