Pasifik’ten Yazıyorum

Batı kıyısının beni mutlu ettiğinden bahsetmiştim. Şimdi Pasifik’in kıyısında bir kafede yeni bilgisayarımda yazıyorum. Hava çok güzel. San Diego’dayım. Denize nazır otel odamda akşamları güneşin batışını izliyorum keyifle. Keşke Boston’ın soğuna, karmaşasına dönmek zorunda olmasam diye düşünüyorum her dakika. Burada kalsam olmaz mı? İşi boşlasam, doktorayı bıraksam? Olmaz sanırım yüzüp de kuyruğuna gelince. Şurada kaldı altı ay Stephen’ın okulunun bitmesine. Ben de onun mezuniyetinden bir, bilemediniz iki ay sonra doktora tezimi savunacağım. Sonra ver elini yeni hayat.

Odamın Pasifik manzarası

Bu sabah sahil kenarında yürürken aklımın bir köşesi hep gelecek kaygılarımla meşguldü. Doktoramı alınca ne yapmak istiyorum diye sorup duruyorum kendime. Bilimle uğraşmak, araştırma yapmak beni mutlu ediyor; ama akademide olmaktan çok bunaldım.  Çok çalışıyorum. Hayatımdan stres eksik olmuyor. Üstelik doktora öğrencisi maaşıyla yaşamaktan da sıkıldım. Çözümü özel sektörde çalışmakta mı arasam?

Monarch Plajı

Gün batımı

Her neyse, benim kariyer kaygılarımı bir tarafa bırakırsak, bu yazının asıl konusuna gelebiliriz: Ton balığı mafinleri (Tuna Muffins). Geçtiğimiz yaz, biraz anı, biraz yemek kitabı kıvamındaki “A Homemade Life“ı okuyordum okula gidip gelirken. Molly Wizenberg, hayatından kesitler anlatıyor bu kitapta ve en sevdiği yemek tariflerini paylaşıyor. Her sabah, köpeğim Lupin’i köpek kreşine bıraktıktan sonra otobüse atladığımda, o gün tarifini okuduğum yemeği yapmaya niyetleniyordum; ama akşamın yorgunluğuyla genelde vazgeçiyordum yemek yapmaktan. Ton balığı mafinlerini görünce bir sabah, hemen malzemelerine ve yapılışına bir göz attım. Oldukça kolay gözüktü gözüme. Eve gelince hemen sıvadım kollarımı. İşim bitip de mafinleri fırına verince sonucun ne olacağından açıkçası pek emin değildim. Mafinler fırına girdikten yaklaşık beş dakika sonra ortalığı çok güzel bir koku sardı. On beş dakika sonra da mafinler pişmişti. Mafinleri kalıplarından çıkardım ve hemen tadına baktım. O gün bugündür de her fırsatta yapıyorum bu mafinleri. Şu ana kadar kimseden iltifat almadığım olmadı bu tarifle.

Ton Mafinleri

İçindekiler:

– Bir orta boy konserve ton balığı; yaklaşık 170gr. (suda olanından olsun, yağdakinden değil)

– 1/4 su bardağı ince kıyılmış kuru soğan (Amerika’dakiler için: Su bardağı = cup)

– Bir su bardağı ince rendelenmiş gravyer peyniri (Kars gravyeri olur. Ben denemedim; ama eski kaşar da olur bence)

– Üç yemek kaşığı domates salçası (Amerika’dakiler için: Yemek kaşığı =  table spoon)

– Üç yumurta

– 1/4 çay kaşığı tuz (Amerikadakiler için: Çay kaşığı = tea spoon)

– İki yemek kaşığı ince kıyılmış maydanoz (Italian parsley)

– 1/3 su bardağı tam yağlı süzme yoğurt. Eğer Türkiye’de bulabilirseniz veya Amerika’daysanız yoğurt yerine creme fraiche kullanın. Süzme yoğurdunuz yoksa tam yağlı yoğurdu bir tülbente koyup mutfak lavabosunun üzerinde bir yere asın. Yarım saat kadar sonra suyu süzülmüş olacak. Önemli olan yoğurdun ekşi olmaması.

Yapılışı:

Fırınınızı 160 C°’ye (325 F°) ayarlayın. Mafin kalıbınızda sekiz bölmeyi iyice yağlayıp kalıbı kenera koyun. Orta boy bir kasede, suyu iyice süzülmüş ton balığını çatalla iyice ezin. En büyük parça 10 kuruştan küçük olsun.

Ezilmiş ton balığı

İçine, malzemelerin geri kalanını koyup iyice karıştırın. Karışımın rengi turuncu olacak.

Bu karışımı mafin kalıbının sekiz bölmesine eşit olarak bölün.

İyice ısınmış fırında 20-25 dakika ya da mafinlerin üstü kızarıncaya kadar pişirin. Fırından çıkardığınız mafinleri kalıbın içinde, tel ızgara üzerinde (fırının ızgarasını kullanabilirsiniz) beş dakika kadar bekletin.

Daha sonra, mafinlerin kenarlarının kalıptan ayrılmasını sağlamak için kalıpların kenarlarında bıçak gezdirin. Dikkatlice mafinleri kalıplarından çıkarın. Tel ızgaranın üzerinde on dakika bekletin. Mafinleri sıcak sıcak da yiyebilirsiniz, dolapta bekletip soğuk da yiyebilirsiniz. Ben daha çok soğuk olanını seviyorum.

Advertisements

Başlarken…

Bütün yaz boyunca aklımda bir yemek bloğu başlatma fikri vardı. Öncelikle nasıl bir blog olacağına karar vermem gerekiyordu. Ne yazacaktım? Yemek yapmak konusunda uzman olduğumu iddia etmek gibi bir niyetim yok; ama yemek yapmayı, yeni tarifler denemeyi çok seviyorum. Beni üniversite yıllarımdan tanıyanlar, yemek yapma sevgimi bilmezler; çünkü o zamanlar ne yemek yapmaya ilgim vardı ne de yemek yapmaktan anlardım. Lisedeyken arkadaşlarımın büyük bir kısmı ev işlerine, yemek yapımına yardım ederlerdi. Bense ev işlerine yardım etmek zorunda olmadığım ve yemek yapmayı bilmediğim için içten içe gurur duyardım. Neden mi? Çünkü bizim evimizde çocukların tek sorumluluğu ders çalışmaktı; onlar, temizlik, yemek yapmak, alışveriş gibi zaman alıcı işlerle uğraşmamalıydılar. Ayrıca ev işleriyle uğraşmamak, yemek yapmayı bilmemek demek, Türkiye’de birçok kız çocuğunun otomatik olarak sokulduğu ev kadınlığı rolüyle benim hiçbir ilgimin olmadığının bir başka kanıtıydı gözümde. Küçücük bir beldede yaşayıp da annesi çalışan tek çocuk olmak da vardı zaten gururlanılanlar defterinde.

Space Needle ve Puget Sound

Üniversite yıllarında, ilk önce, yurt odalarında kebapçılardan ısmarladığım yemekler, param azsa lahmacunlar, en olmadı ekmek arası kaşar peyniriler yediğim bir dönemden geçtim. Sonra, eve çıkınca, yapılma mantığı değişmeyen sulu yemekleri yapıp arada sırada karnımı doyurmayı bildim. Yaptığım yemeklerin pek bir özlelliği yoktu. En fazla sağlıklılık konusunda iyi not alırdı pişirdiklerim. Kız kardeşimle (benden büyük olur kendisi. Buradan açıklama ihtiyacı duyuyorum; onu görenler onun benden küçük olduğunu düşünüyorlar) paylaştığımız Şişli’deki evimizde bir tane bile yemek kitabı bulunmazdı. Aklımıza ne gelirse önce soğanları sote eder, içine pişireceğimiz sebzeyi koyar, üzerine su ve biraz domates salçası ekleyip sebzeler yumuşayıncaya kadar pişirirdik. Böyle yemek yapmakta hiç bir sorun görmüyorum ben; ama her yemeği bu şekilde hazırlamak pek de tercih edeceğim bir şey değil. O zamanlar hiç de umurumda değildi nasıl yemek yaptığım. Canım, yapması zor bir şeyler istediğinde telefonu elime alıp anneme sipariş verir ve o hafta sonu Yalova’ya annemleri ziyarete giderdim.

Okul bitti, işe girdim. Bir yıl çalıştıktan sonra akademik kariyer yapmak için ilk adım olarak gördüğüm mastır programına başladım Hollanda’daki Leiden Üniversitesi’nde. Burada Oegstgeest’deki bir prefabrik yurtta, site demek daha doğru olur, başka ülkelerden ev arkadaşlarım oldu. Almanya, Çin ve Yunanistan’dan geliyordu ev arkadaşlarım. Yemek repertuarımı geliştiren Yunan arkadaşım (benim için ev arkadaşlarının en ideali) Katerina oldu. Yemek yapmayı ondan öğrendim desem çok da abartmış olmam. Katerina sayesinde yemek ufkum biraz daha açıldı ve kendi tariflerimi yaratmaya başladım. Kendi tariflerim de genelde vasat bazen de vasatın biraz üstünde sonuçlar verdi. Yemek yapmak konusunda arpa boyu da olsa bir yol kat etmiş olmam, beni bu konuda heyecanlandırmaya yetmedi. Yemek yapmak, karnımı doyurmak için bir mazeretti.

Ranier Yanardağı

On yedi ağustos, iki bin altı yılında Amerika’ya taşındım. Seattle’dan feribotla yarım saat uzaklıktaki Bainbridge Adası’nda yaşamaya başladım. Şirin bir mutfağım vardı. Yine karnımı doyurmak için yemek yapıyordum ve ne pişirdiğime dikkat etmiyordum önceleri. Aynı yılın Noel tatilinde o zamanlar erkek arkadaşım, şimdilerde eşim olan Stephen’ın ailesiyle tatili geçirmek için Arizona’ya gittik. Stephen’ın babaannesi Dell, bize iki tane yemek kitabı armağan etti. Bunlardan biri “The America’s Test Kitchen: Family Cookbook“, diğeriyse “Betty Crocker’s Cooking Basics: Learning to Cook with Confidence“. Sanırım mutfak hayatımın değişmeye başlamasının miladı oldu bu hediyeler. Zamanla ne pişirdiğime, nasıl pişirdiğime, nasıl malzemeler kullandığıma dikkat eder oldum. Geçtiğimiz yaz da kendi mutfağımda olup biteni paylaşmaya karar verdim.

Terastan Seattle manzarası

Daha önce de dediğim gibi, yemek yapmak konusunda uzman değilim. Kimseye yemek yapmayı öğretmek gibi bir iddiam da yok. Bu yüzden de biraz tereddüt ettim önceleri bu bloğa başlayıp başlamama konusunda. Biraz da utangaçlık var tabi. Ama benim için önemli olan, yapıp yemekten zevk aldığım tatları paylaşmak; biraz da hayatımda neler olup bitiyor bunlardan bahsetmek. Bloğun bu kısmı daha çok arkadaşlarım için. Ne yapıp ne ettiğimi herkese tek tek anlatamıyorum. Buradan herkese seslenmiş olurum diye düşündüm.

Napa Vadisi'nde

Batıdan’ın nasıl bir blog olacağına karar vermiş oldum yazın ortalarına doğru. Bu sefer de kendi mutfağımda, kendi kap kacağımla daha iyi yemek yapıyorum ben diye düşünüp, ilk yazımı sonbaharda yazmaya karar verdim. Burada hemen açıklamam gerekiyor, ben Seattle’da Washington Universitesi’nde doktora öğencisiyim; ama eşimin okulu Boston’da olduğu için son iki yıldır Boston’da yaşıyoruz. Yazı Seattle’da geçici olarak kiraladığım dairemde geçirdim. Bir de ev arkadaşım vardı. O yüzden Boston’a dönmeyi bekledim yazmaya başlamak için. Eylül başında döndük Boston’a. Evimi temizleyip, mutfağımı düzene koydum. Tam başlayacağım yazmaya, hayatımızı karmaşaya dönüştüren, düzenimizi alt üst eden gelişmeler yaşadık. Sonuç? İlk yazımı kasım ayında yazmış oldum.

Mutfağım

İlk yazımla birlikte bir de tarif vermek istemiştim; ama bu yazı gereğinden uzun sürdü. Şimdilik bir de neden “Batıdan”, onu anlatıp  bu yazıyı noktalayayım. Amerika’dan yazıyorum, bir de şu an Boston’da olsam da, eşimin okulu bitince buranın da batısına taşınacağız (büyük ihtimalle San Francisco’ya).  Batı kıyısı benim için tazeliği, modernliği, açık fikirliliği, pek fazla dokunulmamış doğayı, yaratıcılığı,  saflığı simgeliyor, bana kendimi iyi hissettiriyor. İşte bu yüzden Batıdan.